Bir kitabın doğuşu

Şu an resmen şoktayım!
Ben sanıyorum ki, bu kitaplar bilgisayarda yazılıyor sonra bir kısayol tuşuyla makinelere gönderiliyor, el değmeden hazırlanıyor. Nerden bileyim ben bunca insan emeği olduğunu?
Belki de bu videodaki eski tip bir matbaadır. Olamaz mı?
İlk baskısı 100 000 adet satan bir kitap için harcanan emeği düşünebiliyor musunuz?
Rica ediyorum biri çıkıp da "Bu videodaki eski teknoloji saftirik şapşal" desin.

Melodik mim

Bu mimi Sevgi'nin bloğunda gördüm. Beni mimlememiş ama ben atladım hemen :D

Şarkıyı dinlerken okuyun bakalım (;
Benimle Oynar Mısın?

Su mu, ateş mi, güneş mi olurdun? Neden?
Ateşle güneş aslında aynı şey. Zaten ben sıcağı sevmem çok. Buharlaşıyormuşum gibi geliyor. Su olayım ben. Çok lazım. İçmeye, temizliğe, elektrik atmaya, sakinleşmeye, oynamaya... 

SİNAN AKYÜZ - YATAĞIMDAKİ YABANCI

Açılın a dostlar size hayatımda okuduğum en saçma kitabı anlatacağım. Piruze'yi yazan Sinan Akyüz gitmiş, yerine başka bir adam gelmiş. Kitaplığımdaki Yabancı!
Kitabın 189 sayfa olmasını önemsemeyin. Karşılıklı diyalog şeklinde gelişiyor ve iri puntolar kullanılmış. Taş çatlasa 70 sayfalık bir kitap yani.
Olay bir adamın eve "Eyes Wide Shut - Gözleri Tamamen Kapalı" filminin DVD'sini getirmesiyle başlıyor. Yani Sinan Abi bu filmi seyredince içinden kitap yazmak gelmiş. "Birbirlerine karşı tamamen dürüst olmaya karar veren beş yıllık evli çifti nasıl yapsam da kitaplaştırsam?" diye bayağı bir düşünmüş olmalı, düşünemeyesice.
Sonuna kadar okudum çünkü olabilecek en iyi şekilde size anlatmak istiyordum ve ister istemez de sonunu merak ediyordum.
Hiç bir evli çiftin konuşamayacağı bir şekilde konuşuyor bu adı olmayan adam ve kadın. Ne bileyim, mesela "Keza" diyorlar cümle arasında ya da "Bir hayalet gibi soğuksun" gibi edebi(?) cümleler kuruyorlar. Saçma yani.
Her neyse,
Filmi seyrettikten sonra gaza gelip dürüstçe geçmişlerini anlatmaya başlıyorlar. Her ikisinin de daha önce başlarından evlilik(ler) geçmiş.
Adam kadının evlenmeden önce başka bir erkekle yatmış olmasına kafayı takıyor, kadın adamın eski karısına. Kadın meğer evlatlıkmış, adam amca oğlunun yaptığı bir şeyden dolayı ondan intikam almış.
Saçma şeyler için birbirlerine hakaret yağdırıyorlar, adam bir kaç defa kadına sıkı bir yumruk indiriyor,. Kadın bi kere tokat atıyor, cevabı anında alıyor falan.
İçim sıkıldı.
Bir de - ne güldüm Allah'ım - Sinan Abi sayfa doldurmaya mı çalışmış ne, bu iki insan neredeyse her cümleyi tekrarlatıyorlar birbirlerine. Şöyle ki:
"O günden sonra hayallerimi kaybettim" dedi adam.
"Hayallerini mi?" (İlk tekrar, fazladan bir satır)
"Çocukluk hayallerimi. Masumiyetimi" (Bomba geliyor...)
"Masumiyet mi?" (Yok deve!)
"Çocuk saflığım..... diye devam ediyor.

Bu tekrarlar o kadar çok tekrar ediliyor ki, resmen satırları hoplaya zıplaya, atlayarak okudum. O yüzden diyorum; kitap aslında 70 sayfa falan.

PAUL AUSTER - YANILSAMALAR KİTABI

Kitabın Künyesi:
Orijinal Adı: The Book of Illusions
Yazarı: Paul Auster
Çeviren: İlknur Özdemir
Yayınevi: Can Yayınları
ISBN: 975-07-0209-3





Ben ilk ve son edebi aşkımı anlatmamışım hiç. Kıskançlığımdan mı ne kendime saklamışım adamı. Bak yaa :P
Adam dediğim Paul. Paul'um Auster'ım. Hastasıyım tee 2003'den beri...
O günü dün gibi hatırlıyorum. Ankara'nın soğuğunda bir akşam dolanıyorum Kızılay'da. Korsan kitaplar tezgah tezgah her yerdeler. Metronun Yüksel çıkışının tam orda bir tezgah var. Aklımda bir kaç kitap var almak istediğim. Önce onları alıyorum, sonra da bir iki günde biteceklerinden yedekte bulunsun diye elim "Yanılsamalar Kitabı"na gidiyor.

3 Şubat 2003

İyi ki yaşamışım o günü!

Paul Auster'ın vazgeçemediği dolma kalemi olmak istedim kitabı okurken. "Olmadı burası" deyip karaladığı paragraflar ya da buruşturup kağıt kovasına sallayıverdiği A4'dü de olabilirdim. Yakın olmak istedim. Ben ona öyle yakın hissettim ki kendimi o da bana böylesi yakın olsun istedim.

Öyle bir roman okudum ki gerçek sandım. Karakterleri "Google" amcama sordum, gerçekten yaşıyorlar mı diye...

Anlatmaya nerden başlayacağımı bile bilmiyorum. Öyle bir kitap... Bir sürü karakter var. Bir sürü olay var birbirinden bağımsız. Ama çok üzgünüm sevgili günümüz Türk yazarları, siz bu kitaptaki karakterlerden biri bile olamazsınız. Kafanız karışır, saçmalamaya başlarsınız.

PETER HOWWIT - RASTLANTININ BÖYLESİ



Filmin Künyesi:


Orijinal Adı: Sliding Doors (Bir kez daha çevirenlere hayran kaldım!)
IMDB Puanı: 6.7/10 
Yapım:         1998 - ABD,  İngiltere, 
Tür:              Dram,  Romantik, 
Süre:            99 dakika
Yönetmen:   Peter Howitt
Oyuncular:   Gwyneth Paltrow, John Hannah, Jeanne Tripplehorn, Kevin Mcnally, Nina Young
Senaryo:      Peter Howitt
Yapımcı:      Sydney Pollack, William Horberg




Tatlı Rüyalar nasıl ki hayatımın kitabıysa, bu film de hayatımın filmi!

Süper efektler, muhteşem oyuncu kadrosu, aman da aman negzel soundtrackler, milyonlarca dolar bütçe ayrılmış... BİR FİLM DEĞİL...

Sen, ben çekeriz valla. Belki de sen, ben çekseydik bile aynı etkiyi bırakırdı bende. 

Mesele anlayacağınız üzre yukarıda saydıklarımla alakalı değil. Adam (Peter Howitt) öyle bir noktaya parmak bastı ki benim hayatımda, elini çekse de izi duruyor. 

Ben bir terazi burcu olarak olabildiğince kararsız, karar verdikten sonra "Acaba ötekini seçseydim ne olurdu?" gibi bir takım şizofrenik düşüncelere yenilmemek için kendini olabildiğince zorlayan biri olduğum için bu film tam da benlik. 

Helen adında bir kadın, evde yazar olan erkek arkadaşını bırakarak işe gitmek üzere yola çıkar. Metroya inen merdivenlere doğru hamle yapar. Merdivenlerden yukarı çıkmakta olan kalabalığı yararak metroya yetişmeye çalışır. O sırada önüne barbie bebeğini merdiven korkuluklarından yürüterek çıkmakta olan bir kız çocuğu çıkar. Bir-iki saniyelik afallamadan sonra hızla metroya koşturur ve ne yazık ki metroyu kaçırmıştır. Bir anons; çalışma olması sebebiyle bir sonraki metronun gelmeyeceğini söylemektedir. Helen çaresizce metrodan çıkar.

Helen adında bir kadın, evde yazar olan erkek arkadaşını bırakarak işe gitmek üzere yola çıkar. Metroya inen merdivenlere doğru hamle yapar. Merdivenlerden yukarı çıkmakta olan kalabalığı yararak metroya yetişmeye çalışır. O sırada önüne barbie bebeğini merdiven korkuluklarından yürüterek çıkmakta olan bir kız çocuğu çıkar. Tam Helen'le çarpışacaklarken kızın annesi kızı, Helen'in yolundan çeker ve Helen son saniyede metroya biner!

Hayatımız boyunca bizim seçimlerimizden kaynaklansın, kaynaklanmasın milyonlarca yol çıkıyor önümüze. Düşünsenize belki dün bir önceki otobüse binseydiniz izini kaybettiğiniz bir arkadaşınızı görecektiniz. Üniversite sınavında bir soru fazla ya da az yapsaydınız şu an bambaşka bir şehirde bambaşka bir iş yapıyor olacaktınız. 

Çok da iddialı bir yapım olmayan bu Amerikan filmi benim inancımı kuvvetlendirdi resmen! Bence, doğum, nikah ve ölüm hayatımızdaki değiştiremeyeceğimiz noktalardan üçü (başka var mı emin değilim?!). İşte biz bu noktalara nasıl varacağımıza karar veriyoruz. Kimi zaman oturup günlerce düşünerek, kimi zaman anlık bir kararla hatta başkalarının bizim yerimize verdiği kararlarla...

Na şöyle bir şey var benim kafamda (çizmesi çok zor oldu, dalga geçmeyin fena yaparım :S)


Benim hayatımda o kadar çok dönüm noktası, o kadar çok karar aşaması oldu ki, düşünmeden durmama imkan yok.
Çok basit bir kaç karar:
Lisede Matematik-Fen yerine Dil branşını seçseydim?!
ÖYS tercihlerime son anda 19. önlisans ODTÜ'yü yazmasaydım?!
Bu kararları başka türlü alsaydım benim hayatım bambaşka olacaktı. Bundan kesinlikle eminim. Şimdi bir yerlerde katmanlı evren adını koyduğum zamanlardan birinde İngilizce Öğretmeni Zeynep yaşıyor. Bir diğerinde yüksek lisans yapmış bir mühendis, bir diğerinde özel sektörde bir müdür...
Ama hepsi de Yunus'la evli, Gülbilge adında bir kız çocuğu var.
Acaba İngilizce Öğretmeni Zeynep Yunus'la nerede nasıl tanıştı, ben onu merak ediyorum.
Romantik bir film seyredip biraz da düşünmek isterseniz nezaketle (şiddet yok şiddet) tavsiye ederim :D


Özledimimi

Bir kaç gündür bir şeyleri özleyip duruyorum. Hatta bunu yazıya dökmek de içimden geldi. Sonra bir baktım bir mim dolanıyor etrafta. Hislerime tercüman. (:

Ben Moriçe'de okudum bu mimi ve tabii hemen üstüme alındım.

Özlediğim şeyleri "mim" altında yazıyorum, buyursunlar;

- King oynamayı ÇOK özledim! Etrafımda king bilen 3 kişi daha olmasını da özledim. Batsam da Rıfkıyı yesem de mühim değil, yeter ki king oynayayım.
 Amerikan okeyi oynamayı da çok özledim.
 3-5-8 de olabilir
- Sinemada "10 dakika ara"da sigara içerken film kritiği yapmayı özledim. Her yerde sigara yasağının olması bir şey değil; ben sigarayı bıraktım :D
- Saçma ama toplu taşıma araçlarını özledim. Yok len düşündüğünüz gibi değil. Evle iş arası yürüyerek iki dakika olunca, toplu, ipli, saplı taşıma araçlarına gerek kalmıyor. Ama mesela ODTÜ'den çıkıp, Eskişehir yolu duraklarından birinde Koru sitesi otobüsünü beklemek, işten eve dönerken birinci otobüsten inip ikincisine binmek üzere durağa ilerlediğimde otobüsün geliyor olduğunu görmek. Dibinde ayakta dikildiğim kişinin, zört diye iki durak sonra inmesi ve tıklım tıkış otobüste oturuvermek! Ön kapının merdivenlerine oturup kulağımda Öykü & Berk, elimde Ursula L. Guin... Kitap okuyup müzik dinlemek otobüsün içindeki  tüm karmaşaya inat.
- Rahaaat rahat yemek yapmayı, yemeyi...
- Sözlük başında sabahlamayı.Hatta direkt sözlüğü. Yazıları, yazarları, yöneticiliği, zirveleri. Her an sözlüğe girdi yazar gibi konuşmayı ve gülmeyi. Peehhh...

Hmmm yeni bi mim, çok sevindim!

Baş Not: Hafta başından beri bu mimi tamamlamaya çalışıyorum. Ne zormuş istekleri sıralamak meğer. Her an yeni bir hedef ortaya çıkıyor, yeni bir şey geliyor insanın aklına.

Genelde şirketlerde olur bu. Bu sefer blog dünyasında dolanıp duruyor. Merak ediliyor 2013 hedeflerimiz.Meraklara cevap olsun;

2011'de evlendim
2012'de anne oldum
2013'te accık kendimle ilgileneyim diyerek, önümüzdeki seneyi Jülyen takvimine göre "ZeyneP" yılı ilan ettim.


Önce sağlıkla, sevdiklerimle giizzeeelce yeni yıla gireceğim. 31 Aralık'ı 1 Ocak'a bağlayan gece, yatağımda kocamın koynunda, koynumda kızımla (Kimse kusura bakmasın, Gülbilge bütün gece uyutmuyor, yatarım ben erkenden :P)...




Saçlara bi çeki düzen verilecek. Mezoterapi midir PRP midir ne haltsa, güçsüzleşen ve dökülmek konusunda inadını sürdüren bu saçlar için bir çare bulunacak. Ne halt olduğunu bilmediğim konularda fikir sahibi olunacak. Sahip olunan fikre köle muamelesi yapılmayacak, fikir özgürlüğü korunacak.

Konudan konuya atlarken, dizdeki yırtık sebebiyle bir kazaya mahal vermemek için, atlama aracı kullanılacak. İki konu arasında köprü kurulabilir, tarzanvari bir şekilde beyin nöronlarına sarılıp "Aaaa aaaa" diye diğer konuya atlanabilir.

"Kendim" diyordum... peeling yaptıracağım yüzümde hamilelik anısı olarak kalan lekelerime. En yenisi karbon peelingmiş galiba. Kimyasal da olur. Bu aralar "organik" çok meşhur, organik peeling var mı araştırayım önce bari :P

Lazer epilasyonu da araştırayım...

Bunca araştırma yapana kadar 2013 bitmez inşallah :S

SELÇUK AYDEMİR - ÇALGI ÇENGİ

Filmin Künyesi

Puanı:          7.6/10 (1068kişi oy verdi.)
Yapım:         2011 - Türkiye, 
Tür:              Komedi,  Macera,  Suç, 
Süre:            90 dakika
Yönetmen:   Selçuk Aydemir
Oyuncular:   Ahmet Kural, Murat Cemcir, Tuna Orhan, Erdal Tosun
Senaryo:      Selçuk Aydemir
Yapımcı:      Cem Yılmaz, Salih Özsarı



İşler Güçler dizisini seyretmeye başladığımdan beri bende bir Ahmet Kural hayranlığı baş gösterdi. Mimikleri, jestleri, oyunculuğu bence çok iyi. Sonradan öğrendim ki Çalgı Çengi diye bir filmde oynamış Ahmet Kural ve Murat Cemcir. Seyretmesem olmaz...

Dün kardeşimin gaza getirmesini ve Gülbilge'nin uyumasını fırsat bilerek seyrettim.

Ben İşler Güçler gibi seyredebileceğim (yani neredeyse her an sırıtarak) bir şey beklerken gayet vasat bir komedi ile karşılaştım. Çok bozulduğumu belirtmeme gerek yok herhalde.

Mini mini mimler

"Mim"leri seviyorum. Demiştim ya size, na şurda anketlerden falan ne kadar hoşlandığımı anlatmıştım. İşte bu yüzden bana yöneltilen mimleri hatta bazen yöneltilmeyenleri bile cevaplıyorum delice. Kimi blogcu sevmiyor mimlenmeyi falan. Olur da "Kimi mimlesem, kimi mimlesem?" diye düşünürseniz aklınıza ben geleyim. Hohihohiho!


Bu da kamili hart yakinimdir mimi (:

(Anne sen olmasan kim mimler beni?)


1. Mantığın mı yoksa duyguların mı ön plandadır?


Uzun yıllar boyunca duygularımı besledim, besledim, besledim... Sanki sulak yerde yetişmişler gibi bir uza sen... bir uza... En öndeki duygularım sebebiyle arka sıraları göremez oldum. 30'lu yaşlara yaklaşırken boy atan, sürekli vik vik eden bu kardeşlerimizi alıp arka sıralara oturttum, ön sıraya da güdük mantığımı yerleştirdim. Yanlış anlaşılmasın severim duygusallığı ama çok konuştukları için dersi bölüyorlar, o nedenle onlar arkada takılsın, biz mantığımla gerekli tartışmaları yapıp bir sonuca varalım. Güdük mantık önde, sırık duygu arkada. İkisini de görüyor, duygularımın uğultusu fonunda mantığımın sesini dinliyorum. Bu ömrümün sonuna kadar böyle olsun. 

PETER JACKSON - HOBBIT BEKLENMEYEN YOLCULUK


Filmin Künyesi

Orijinal Adı: An Unexpected Journey
Yapım Yılı : 2012
IMDB Puanı: 8.3/10 
Yapım: 2012 - ABD,  YeniZelanda, 
Tür: 3 Boyutlu,  Aksiyon,  Fantastik,  Macera, 
Süre:169 dakika
Yönetmen: Peter Jackson
Oyuncular: Martin Freeman, Elijah Wood, Cate Blanchett, Hugo Weaving, Ian McKellen
Senaryo: Peter Jackson,  Guillermo del Toro, Fran Walsh, Philippa Boyens
Yapımcı: Peter Jackson, Fran Walsh, Philippa Boyens, Ken Kamins  Mark Ordesky, Carolynne Cunningham, Zane Weiner, Callum Greene,


İnanmazsınız 21 Aralık'ta biz sinemaya gittik kocamlan (:

Gülbilge'yi Hacer Abla'ya bıraktık ve 18.00 matinesine film seyretmeye gittik! 2012 senesinin ilk ve son sinema filmiydi benim için. 2012'nin ilk çeyreği hamileliğimin son trimester dönemine denk geldiği için bambaşka uğraşlarım vardı. Nisan'da Gülbilge'nin doğumuyla zaten her şeyi pause ettim. Nihayet kıyametin kopacağı gün, kopmayınca sinemaya gidiverdik!

J.R.R. Tolkien hayranlığım üniversiteye dayanıyor. Yüzüklerin Efendisi serisini bir solukta okumuştum. Serinin filminin geldiğini duyunca bilet satışları başlar başlamaz, upuzuuun bir kuyruğa girip biletlerin tükenmemesi için dua ederek sıra beklemiştim.

Hobbit, Yüzüklerin Efendisi serisinden tanıdığımız Frodo'nun amcası Bilbo Baggins'in macerasını anlatıyor. 

CANAN TAN - İZ

Canan Tan'ın okuduğum ilk kitabı.



Tuhaf bir örgü var kitapta. İyi ya da kötü olarak ayıramıyorum. "İyi" deseeem, değil, "Kötü" deseeem o da değil. 

Verda isminde bir avukatın, yine avukat olan babasının intiharı ile başlıyor kitap. Yıllarca görüşmediği babasının intiharının ardındaki sırrı öğrenmeye çalışıyor. 

Elbette annesi ve babası, kendisi ve babası, kendisi ve annesi, kendisi ve kocası arasında geçen ilişkiler de konu ediliyor. Ama anlayamadığım bir şey var; "Bu kitabın teması ne?"

Sizleri bilemem ama bence her kitabın bir tek odağı olmalı. Odaktan kastım karakterler değil. Konu... Yani bu kitap bir macera kitabı olamaz (İntiharın ardında yatan sırrı öğrenmek için maceraya atılıyor), bu kitap bir aile kitabı da olamaz (boşanmayı, aile içi anlaşmazlıkları vb anlatıyor), bu kitap bir gezi kitabı da değil (ama üst üste bir sürü bölüm Karadeniz'i ve ardından Akyaka'yı anlatıyor). 

Bi dakka... Ne bu yahu? Ne okudum ki ben şimdi?! :P

İlk bölümlerde Verda'nın anne babasının boşanma evrelerini okudum. Kendime yakın hissedip, beynimle altını çizdiğim cümleler oldu. Sonra benden bambaşka yönlere çevrildi konu, o ayrı...

Derler ya: "Herkesin kendinden bir şeyler bulacağı bir kitap". Öyle işte. O kadar dağılmış ki, mümkün değil okuyucunun kendinden bir şey bulmaması. Ya İzmir'e gitmiştir, ya Ankara'ya. Belki bir Karadeniz turu yapmıştır. Belki kocası ondan oldukça yaşlıdır, belki o kocasından büyüktür, deli dolu gençlik aşkı yaşamıştır falan falan. Vardır mutlaka bir şey.

Her şeye rağmen (Gülbilge'ye, ev işleri...) üçüncü günün akşamında bittiyse bu kitap Canan Tan'ın dili oldukça akıcı olmalı. Bence ben ona bir şans daha vermeli ve adı hoşuma gitti diye "Issız Erkekler Korosunu" okumalıyım.

Ha bi de... Evet! Bu kitapta da gayrı meşru bir çocuk var! (Kanıksamamak için kendimi çok zorluyorum artık)




İHSAN OKTAY ANAR - SUSKUNLAR


“Başlangıçta sükût var idi. Ve her yer karanlık idi. Ve Yaradan Yegâh makamında terennüm eyledi. Ve bu ışıltılı nağme ile etraf nûr oldu. Ve nağme boşlukta yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan, bu Yegâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, birinci gün.

Ve Yaradan Dügâh makamında terennüm etti. Ve suların ortasında bir azîm kubbe peydâ oldu. Ve kubbe tâ arşa kadar yükseldi. Ve nağme, işte bu kubbede yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Dügâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, ikinci gün.

Ve Yaradan Segâh makamında terennüm etti. Nağme çöllerde ve enginlerde yankılanıp geri döndü. Ve yaradan bu Segâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve terennüme devam etti. Nağme ile mest olan toprak, ot ve tohum veren sebze ve meyve veren ağaçlar hâsıl etti. Ve akşam oldu ve sabah oldu, üçüncü gün.

Ve Yaradan Çârgâh makamında terennüm etti. Ve bu nağme, vecde gelip ışıl ışıl ışıldayan yıldızların ve kendisiyle, yaradan’ın hem Gündüz’e hâkim olduğu Güneş ve hem de geceye hâkim olduğu Kamer’in bulunduğu göklerde yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Çârgâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, dördüncü gün.

Ve Yaradan Pençgâh makamında terennüm etti. Ve bu nağme, envaî çeşit deniz canavarlarıyla ve türlü türlü canlı mahlûkatla kaynayan deniz dibinde ve çeşit çeşit kanatlı kuşla dolu semâda yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Pençgâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, beşinci gün.

Ve Yaradan Şeşgâh makamında terennüm etti ve gelecek olan yankıya kulak kabarttı. Ancak bu kez, nağme yankılanmadı. Bununla birlikte Yaradan baktı ki, uzaklarda bir yerden aynı makamda bir âvâz gelir, hemen tanıdı: Cins cins canlı mahlûkatın ve yürüyenlerin ve sürünenlerin ve denizdeki balıkların, gökteki kuşların ve her şeyin hâkimi ilân edip mübârek kıldığı İnsan’ın sesiydi bu. Yaradan bu sesin pek o kadar çirkin olmadığını gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, altıncı gün.

Ve Yaradan Heftgâh makamında es eyleyip sustu. Çünkü sesini Yer ile Gök arasındakilere işte böyle duyurmuştu. Ve Yaradan, yedinci günü mübârek kılıp takdîs eyledi ve dinlendi.”
  

Filmimi



Semmma'da okuduğum andan beri yazmayı çok istemiştim. Ancak bugüne nasip oldu. Buyrun burdan okuyun. Üstünüze alının. Mimlendiniz efeeem! Evet, evet sen okumuyor musun bunu? Hee... Mimlendin işte!


Ben bu dünyanın bana empoze etmeye çalıştığı tüm gerçekliği reddediyorum. “Yip yip” dediğimde hareket edecek, yeri geldiğinde uçacak, yeri geldiğinde yüzecek bir Appa’m olmalı. Üst raflara uzanmak için sandalyeye ihtiyaç duymadan kolumu şöyle bir uzatıp limon sıkacağına erişebilmeliyim. Burnumu sağa sola oynatıp istediğimi yapabilmeli, işaret parmaklarımı birleştirip zamanı dondurabilmeliyim. Yeşil dev en iyi arkadaşım, tek gözlü canavar iş arkadaşım olmalı. Evime balonlar bağlayıp bulutlarda tatil yapmaya gidebilmeliyim.






Zeynep bunları istiyor ise ve yalnız öyle ise ó



İHSAN OKTAY ANAR - KİTAB-ÜL HİYEL


Kitap üç bölümden oluşuyor (şu anda eski Türkçe kelimeler kullanmamak için azami(!?) çaba sarfediyorumà İhsan Oktay Anar okuru anlar ne demek istediğimi).
Yafes Çelebi – ki “Çelebi” ünvanını bir şekilde zorlamayla kendi alıyor – ile başlıyor hikaye. Bu zat tam bir hiyelkar; yani mekanik ustası. Kafasında bir sürü icat yapıyor. Debbabe, düşahi, zülkarneyn ve palanketesi, kallab. Son olarak da Tahtelbahir. Kitapta tüm bunların çizimleri var.
Bu Debbabe
Yafes Çelebi’nin bu icatlarını hayata geçirebilmesi için elbette paraya ihtiyacı var. Önce zavallı bir aşık olan Zencefil Çelebi’yi kandırıyor. Daha sonra hırsızlıklarıyla bilinen saksağanları kullanıyor (önce-sonra karışmış olabilir…).

PuCCa GÜNLÜK 2 - VE GERİ KALAN HER ŞEY


Bu nedir ya?

İçim dışım s.k oldu! Bir kadın bu kelimeyi nasıl bu kadar kolayca telaffuz eder? Bırak telaffuz etmeyi, belki de binlerce kişinin okuduğu bir yere nasıl yazar? Kadını bırak, bir insana hiç yakışmıyor bu küfürler...
O nasıl bir küfür haznesidir öyle taşmak bilmedi!

Böyle mi gerçekten bizim nesil? Yemin ediyorum utancımdan bölüm başlıklarını kapatıyordum okurken. Bol küfürlü başlıklar mevcut da...
Ben de ilişkiler yaşadım. Ben de terk edildim. Saplantılı birlikteliklerim, acı ayrılıklarım oldu. Sarhoş da oldum. Ama ben hiç birini böyle edepsizce ne yaşadım, ne anlattım, ne de yazdım.

Bir kitap eski sevgililere ithaf edilip sonra da onlara "O... çocukları" diyerek bitirilir mi Allah aşkına?

"Çok doğal anlatmış" da, "çok içimizden"miş de... Bırak ya! Benim içimde bi tane PuCCa olsa vallahi papaz çağırırım içimden çıkarsın diye.

Eğer yaşadıklarını daha edepli anlatabilseydi, tavsiye edebileceğim bir tatil kitabı olabilirdi. Ama inanın PuCCa benim gibiler için okunası bir yazar değil.

Gülmedim yaşadıklarına, üzülmedim de... Yani üzüldüm de, anlattıklarına değil böyle bir üslup kullandığına üzüldüm.

Yat kalk, iç dağıt, dağıl ama düzgün anlat/yaşa be arkadaşım.

"Özgür kadın" tanımı bu mu günümüzde? 
Otobiyografiler böyle mi yazılır oldu?
Kafam karıştı, içim bulandı...

Neyse,
Merak ediyorsanız okuyun, alıkoymuş olmayayım sizi...

Ben artık düzgün bir şeyler okumaya gidiyorum (:

DEBBIE MACOMBER - MUCİZELER DÜKKANINA DÖNÜŞ


Küçük Mucizeler Dükkanı'ndan sonra serinin bir kitabını atlayıp bunu okudum. Aynı şeyler... 


Lydia ablamız evlenmiş; kızlık soyadını kullanmıyor: Lydia Goetz olmuş (Çağrışım için kusura bakmayın). Ablası Margaret ile araları düzelmiş. Dükkanı beraber idare ediyorlar. Düğün hazırlıkları yapan Alix Townsend ile görüşmeye devam. İlk kitaptaki karakterler arada bir konuya dahil oluyor. Collette Blake adlı komşu işin içine giriyor. Ve bilin bakalım ne?! Eveeet... Gayrı meşru bir çocuk! Collette tek gecelik bir ilişki sonucu hamile kalmış. Ohhh... Debbie abla mutludur şimdi.

Bölümler Lydia, Collette ve Alix'ten oluşuyor. Araya Susannah adlı çiçekçi, ilk kitaptan tanıdığımız Jacqueline ve gelini falan da giriyor.
Sırf bitirmiş olmak için bitirdiğim bir kitap.

Allah'tan para vermemişim. İlk kitabı annemden ödünç almıştım. Bu da doğum günü hediyemdi.

Beyninizi boşaltmak istiyorsanız birebir. Ama ya birini ya diğerini okuyun çünkü aşırı doz Debbie bünyede biraz boşluk yaratıyor :D

DEBBIE MACOMBER - KÜÇÜK MUCİZELER DÜKKANI


Eskiden olsa bir gecede bitirebileceğim bir kitaptı. Tabii ki biraz daha uzun sürdü. Malum anne ve iş kadını olmanın zamanı kısıtlayıcı olduğu yadsınamaz bir gerçek.

Birbirinden farklı dertlerle boğuşan, birbirinden farklı dört kadının, bir tuhafiyecide buluşmasının öyküsü. Dükkanın sahibi olan Lydia Hoffman’ın kanserle mücadelesini ilk sayfalarda öğreniyoruz. Çok zengin Jacqueline Donovan, çocuk özlemiyle yanıp tutuşan Carol Girard ile kimsesiz ve yoksunluk içinde büyümüş Alix Townsend’in öyküleri anlatılıyor.

Her biri değişik amaçlar için Lydia’nın örgü kursuna yazılıyor. Bu onlar için bir nevi terapi oluyor. Aslında neden Eskişehir’de böyle bir kurs yok diye ben de içerliyorum. Haftada 2 saatlik bir kurs ne de güzel işimi görür.

Neyse,

İHSAN OKTAY ANAR - YEDİNCİ GÜN




İhsan Oktay Anar’ı Puslu Kıtalar Atlası’yla tanıdım. Kaç defa okuduğumu hatırlamıyorum kitabı. Bir doğum günü hediyesi olarak kitaplığımda yer alan Yedinci Gün ise, “Beni bir daha oku!” diye bağırıyor şu anda. İşin kötüsü Bursa’dan sesini duyurmaya çalışması; zira kitabı anneme verdim bile.

İhsan Oktay’ın en iyi kitabı değil bu. İhsan Oktay’ı daha önce okumamış, okuyup da anlamamış olanların kitabı da değil. Belirtmekte fayda görüyorum; İhsan Oktay Anar'ın kötü kitabı yok. Diğer yazdığı kitaplara göre kötü olanı olabilir o kadar (:

CEMALETTİN N. TAŞÇI & YILMAZ BÜYÜKERŞEN : ZAMANI DURDURAN SAAT


Eskişehirli olmaktan gurur duymamı sağlayan adam; Yılmaz Büyükerşen. Cemalettin Taşçı ile bir söyleşi yapmış. Şimdi hayalimde canlandırmakta zorlandığım, Eskişehir’in eski halini de anlatmış.

Biyogrofileri her zaman çok sevmişimdir. Ortaokul zamanlarında okuduğum bir kitapta (Nazlı Eray olması büyük olasılık. Belki de Buket Uzuner?!) “Hayat Hırsızı” diye bir şey anlatılıyordu. Kadın bir gün evine geliyor akşam. Bir bakıyor bir adam, salonunda halıya oturmuş, kadının müzik koleksiyonunu inceliyor. Meğer adam evlere gizlice girip, o evde yaşayan insanları incelemeyi seviyormuş. Ne tür kitaplar okuyorlar, en çok hangi sanatçıyı seviyorlar, evin dekorasyonu nasıl, dağınıklar mı vb vb… Ne yalan söyleyeyim benim çok hoşuma gitmişti çünkü ben de perdesini açık gördüm mü kesinlikle evin içine bakarım :S

Lütfen beni yadırgamayın. “Başka hayatlar” çok ilgimi çekiyor. Onların beyni, ruhu değil ama evlerinin ruhu çok çekici geliyor bana. Görünen avizeden nasıl bir tarzı olduğunu çıkarmaya çalışırım, balkona astığı nevresim takımının desenleri bana onların zevkini yansıtır.  Amacım özel hayatlarına saygısızlık değil asla ama merak ediyorum işte. Hiç tanımadığım biri gelse, bana saatlerce yaşadığı evi anlatsa, gezdirse, kendinden bahsetse, zerre sıkılmam.

ELİF ŞAFAK - BABA VE PİÇ


Elif Şafak’ın Siyah Süt ve Aşk’ından sonra okuduğum üçüncü kitabı.

Kitabın ortalarına geldiğimde beynimi saran tek düşünce “Bu kadın amma da karakter israfı yapmış!” oldu. Bunca karakteri bir hikayede kullanmak, yılbaşı sofrası kurmak gibi. O kadar çok çeşit ve o kadar fazla miktar olur ki, insan o gece tıka basa kusana kadar yese de, yılbaşını izleyen bir hafta boyunca o geceden arta kalanları yer.

Oysa bir başka yazar (“Ben” diyecektim, baktım çok iddialı oluyor, vazgeçtim :P ) o karakterleri dörde beşe bölüp ayrı ayrı kitaplar yazabilirdi.